İçeriğe geç
Siyaset Akademi SiyasetAkademi
Köşe yazısı

Füzeler Uzakta, Faturası Yakında

Füzeler Uzakta, Faturası Yakında başlıklı haberde, askerî harcamaların artması ve bu harcamaların kamu maliyeti üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Haber, uzakta kullanılan füzelerin maliyeti ve bu maliyetin kamu bütçesine yansıması üzerine odaklanarak, savunma harcamalarının ekonomik sonuçlarını tartışmaktadır.

Yakup Öcal
Yakup Öcal

Bu iş bir gecede başlamadı

Bugünkü tabloya yalnızca son atılan füzelere bakarak anlam vermeye çalışırsak filmin yarısını kaçırırız.

İran ile İsrail arasındaki gerilim yeni değil. Yıllardır devam eden bir güç mücadelesi var. İran’ın nükleer programı, İsrail’in bunu kendi güvenliği açısından tehdit olarak görmesi, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen gibi ülkelerde oluşan güç dengeleri, Filistin meselesi ve Gazze’de yaşananlar…

Bunların her biri bugünkü tablonun bir parçası.

Fakat son yıllarda İsrail yönetiminin uyguladığı sert askeri politika, Gazze’de yaşanan büyük insani yıkım ve çatışmaların bölgenin farklı noktalarına taşınması zaten gergin olan ipin daha da gerilmesine neden oldu.

Ortadoğu’yu büyük bir salonda oynanan satranç oyununa benzetebiliriz.

Tahtanın bir tarafında İran var.

Bir tarafında İsrail.

Amerika masanın en güçlü oyuncularından biri.

Rusya uzaktan oyunu takip ediyor.

Çin ise mümkün olduğunca kavganın dışında kalıp ticaretini ve enerji güvenliğini düşünüyor.

Körfez ülkeleri ise doğal olarak “Bu kavga bizim ekonomimizi bozmasın” hesabında.

Fakat satranç benzetmesinin önemli bir eksiği var.

Satrançta kaybedilen taşları kutuya koyarsınız.

Savaşta kaybedilen taş değil, insandır.

Bu nedenle mesele artık kimin birkaç füze daha fazla attığından çok daha büyük.

Amerika neden bu işin içinde?

Burada sık yapılan bir hata var.

Amerika’nın Ortadoğu politikasını yalnızca İsrail üzerinden okumak eksik kalır.

Washington açısından bölgenin birkaç stratejik önemi bulunuyor: enerji güvenliği, deniz ticaret yolları, askeri üsler, İran’ın bölgesel etkisi ve Çin-Rusya rekabeti.

Yani Amerika için mesele yalnızca bir ülkeyi desteklemek değil; dünya siyasetindeki ağırlığını korumak.

İran açısından bakıldığında ise tablo farklı.

Tahran yıllardır ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya. Bir taraftan kendi güvenliğini sağlamaya, diğer taraftan bölgesel nüfuzunu korumaya çalışıyor.

Dolayısıyla herkes aynı haritaya bakıyor ama herkes haritada başka bir şey görüyor.

Amerika küresel güç dengesini görüyor.

İran güvenlik ve nüfuz alanını görüyor.

İsrail yönetimi ise bölgedeki askeri üstünlüğünü ve güvenlik anlayışını merkeze koyuyor.

Sorun şu:

Herkes kendi güvenliğini artırmaya çalışırken bölgenin toplam güvenliği azalıyor.

İşte Ortadoğu’nun yıllardır çözemediği denklem biraz da bu.

Asıl mesele petrol değil, petrolün geçtiği yol

Şimdi biraz teknik konuşalım.

Ama ekonomist diliyle değil.

Düşünün ki yaşadığınız şehirde büyük bir ana yol var.

Markete ürün getiren kamyon oradan geçiyor.

Ambulans oradan geçiyor.

Servisler oradan geçiyor.

Otobüsler oradan geçiyor.

Bir sabah kalkıyorsunuz ve o yol kapanmış.

Ne olur?

Şehrin diğer ucundaki insan bile bundan etkilenir.

Hürmüz Boğazı da dünya enerji sistemi için buna benziyor.

Basra Körfezi’ndeki petrol ve doğalgazın dünya pazarlarına ulaşmasında burası son derece kritik bir geçiş noktası.

Şimdi Hürmüz’de tansiyon yükseldiğinde dünyanın neden ayağa kalktığını daha kolay anlayabiliriz.

Çünkü mesele sadece İran değildir.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Irak…

Bütün bölgenin enerji denklemi bundan etkilenebilir.

Bir tanker geçemezse sigorta şirketi fiyat artırır.

Sigorta artarsa taşıma maliyeti yükselir.

Taşıma pahalanırsa petrolün fiyatı etkilenir.

Petrol pahalanırsa üretim ve ulaşım maliyetleri yükselir.

Sonunda İstanbul’daki vatandaşın aldığı domatesin nakliye maliyetine kadar uzanan bir zincir oluşur.

İşte savaş ekonomisi dediğimiz şey biraz budur.

Füze İran’dan kalkar, ekonomik dalgası İstanbul’daki pazara kadar gelebilir.

Türkiye’nin asıl meselesi burada başlıyor

Peki bütün bunların bize faturası ne olabilir?

Türkiye açısından üç temel başlık görüyorum:

Enerji, ticaret ve güvenlik.

Önce enerji.

Türkiye petrol ve doğalgaz ihtiyacının önemli bölümünü dışarıdan karşılayan bir ülke.

Dünya enerji fiyatlarının yükselmesi bizim hoşumuza gidecek bir gelişme değildir.

Çünkü petrol pahalanınca sadece otomobil kullanmak pahalanmaz.

Çiftçi traktörüne mazot koyar.

Kamyoncu mal taşır.

Uçak yakıt alır.

Fabrika üretim yapar.

Market ürün getirir.

Yani enerji maliyeti ekonominin damarlarında dolaşır.

Bu yüzden Ortadoğu’daki savaşın Türkiye’ye ilk büyük etkilerinden biri doğrudan savaş alanından değil, ekonomi üzerinden gelebilir.

Ama madalyonun diğer yüzü de var

Buraya kadar okuyunca insanın içinden “Yine mi kriz?” demesi çok normal.

Fakat ben meselenin yalnızca karanlık tarafına bakmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Çünkü dünyadaki her büyük kriz aynı zamanda ülkelerin konumlarını yeniden belirlediği dönemdir.

Türkiye’nin önünde önemli bir avantaj var:

Coğrafya.

Yıllarca “Türkiye çok zor bir coğrafyada” dedik.

Doğru.

Ama aynı cümlenin devamını pek söylemedik.

Zor bir coğrafyadayız ama aynı zamanda dünyanın en önemli kavşaklarından birindeyiz.

Bir tarafımız Avrupa.

Bir tarafımız Kafkasya.

Bir tarafımız Karadeniz.

Aşağımız Ortadoğu.

Karşımız Akdeniz.

Asya’dan Avrupa’ya giden ticaret yollarının önemli alternatifleri Türkiye’den geçebilir.

Enerji hatlarının önemli güzergâhlarından biri Türkiye olabilir.

Yeni lojistik merkezleri Türkiye’de kurulabilir.

Demiryolları, limanlar, boru hatları ve enerji altyapıları çok daha stratejik hale gelebilir.

Dünya güvenli güzergâh aradıkça Türkiye’nin önemi artabilir.

Ama bunun için sadece “Biz önemli ülkeyiz” demek yetmez.

Önemli ülke olmak başka, önemini ekonomik değere dönüştürmek başka şeydir.

Limanlarımızı büyütmek, demiryolu ağlarımızı güçlendirmek, enerji depolama kapasitemizi artırmak, yenilenebilir ve nükleer enerji yatırımlarımızı hızlandırmak zorundayız.

Çünkü önümüzdeki dönemde enerji bağımsızlığı artık yalnızca ekonomik bir mesele olmayacak.

Milli güvenlik meselesi olacak.

Türkiye’nin görünmeyen gücü

Bir başka avantajımız daha var.

Diplomasi.

Türkiye İran’la konuşabiliyor.

Amerika’yla konuşabiliyor.

Rusya’yla konuşabiliyor.

Avrupa’yla konuşabiliyor.

Körfez ülkeleriyle konuşabiliyor.

İsrail yönetimiyle ciddi görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen bölgedeki gelişmeler üzerinde diplomatik kanalları kullanabilecek devlet tecrübesine sahip.

Uluslararası siyasette güç deyince aklımıza hemen tank, uçak, füze geliyor.

Elbette bunlar önemli.

Ama başka bir güç daha vardır.

Telefonu kaldırdığınızda kaç başkentte telefonunuzun açıldığı.

Diplomasi biraz da budur.

Bugün birbirine füze atan ülkeler yarın aynı masaya oturmak zorunda kalabilir.

Çünkü tarihte sonsuza kadar devam eden savaş yoktur.

Her savaşın sonunda ya bir anlaşma vardır ya da yeni bir denge.

Ve o masa kurulduğunda Türkiye’nin görevi kapının dışında beklemek değil, masanın etrafında güçlü bir sandalyeye sahip olmaktır.

Bu savaş daha da büyür mü?

Sanırım vatandaşın en çok merak ettiği soru bu.

Açık konuşmak gerekirse savaş konusunda yüzde yüz tahmin yapmak mümkün değildir.

Çünkü savaşların en tehlikeli tarafı budur:

Başlatabilirsiniz ama nasıl biteceğini her zaman siz belirleyemezsiniz.

Bir füze yanlış hedefe düşer.

Bir komutan yanlış karar verir.

Bir ülke beklenenden sert karşılık verir.

Ve birkaç saat içinde bütün hesaplar değişebilir.

Fakat büyük resme baktığımızda iyimser olmamız için de nedenler var.

Çünkü uzun süreli büyük bir bölgesel savaş neredeyse hiç kimsenin ekonomik çıkarına değil.

Petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi Amerika için de sorun.

Enerji yollarının kapanması Çin için de sorun.

Yeni bir göç ve enerji krizi Avrupa için de sorun.

Körfez’de ticaretin aksaması Arap ülkeleri için de sorun.

İran açısından uzun süreli savaşın ekonomik maliyeti ağır.

Türkiye açısından da bölgede istikrarsızlığın büyümesi istenilecek bir tablo değil.

Yani tarafların siyasi hesapları farklı olsa da ekonominin söylediği ortak bir cümle var:

Bu savaş ne kadar uzarsa fatura o kadar büyür.

İşte benim iyimser olduğum nokta burası.

Bir noktadan sonra füzenin maliyeti, masaya oturmanın maliyetinden daha yüksek hale gelir.

O zaman diplomasi yeniden konuşmaya başlar.

Türkiye ne yapmalı?

Bence Türkiye bu dönemde üç şeyi aynı anda yapmalı.

Birincisi, savaşa değil barışa yakın durmalı.

İkincisi, ekonomik ve askeri olarak her senaryoya hazır olmalı.

Üçüncüsü ise bu yeni dünya düzeninde Türkiye’nin enerji ve ticaret merkezi olmasını sağlayacak yatırımları hızlandırmalı.

Çünkü bu kriz geçecek.

Belki birkaç ay sonra.

Belki daha uzun sürede.

Ama geçecek.

Asıl mesele kriz bittikten sonra kimin nerede duracağı.

Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat var.

Enerji merkezi olabiliriz.

Doğu ile Batı arasındaki ticaretin daha büyük bölümünü çekebiliriz.

Savunma sanayimizi daha da geliştirebiliriz.

Diplomatik ağırlığımızı artırabiliriz.

Ve en önemlisi enerjide dışa bağımlılığımızı azaltabiliriz.

Bunun için güneşten rüzgâra, doğalgaz depolamadan nükleer enerjiye kadar attığımız her adımı artık sadece enerji politikası olarak görmemeliyiz.

Bunlar geleceğin bağımsızlık yatırımlarıdır.

Son söz

Sabah televizyonu açtığımız sahneye tekrar dönelim.

Füzeler havada.

Savaş uçakları kalkıyor.

Petrol piyasaları hareketli.

Diplomatlar telefon başında.

Ve vatandaş bütün bunları izleyip soruyor:

“Bize ne olacak?”

Ben bu soruya karamsar cevap vermek istemiyorum.

Türkiye kolay bir coğrafyada değil.

Ama güçsüz bir ülke de değil.

Büyük bir ekonomisi, güçlü bir ordusu, gelişen savunma sanayisi, önemli bir coğrafi konumu ve yüzyılların oluşturduğu devlet tecrübesi var.

Dolayısıyla bizim yapmamız gereken korkuyla gelişmeleri seyretmek değil; soğukkanlı biçimde hazırlanmak.

Enerjimizi çeşitlendirmek.

Ekonomimizi güçlendirmek.

Ticaret yollarındaki yerimizi büyütmek.

Diplomasiyi açık tutmak.

Ve mümkün olduğunca bu ateşin dışında kalmak.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni cepheler değil.

Yeni pazarlar, yeni enerji yolları, yeni yatırımlar ve daha fazla istikrar.

Başlığa dönersek:

Füzeler uzakta olabilir, faturası yakındır.

Ama doğru politika izlenirse bu coğrafyanın Türkiye’ye getireceği şey yalnızca fatura olmak zorunda değildir.

Bazen krizler ülkeleri zayıflatır.

Bazen de hazırlıklı ülkelerin önüne yeni kapılar açar.

Mesele fırtınanın çıkıp çıkmayacağı değil; fırtına çıktığında geminin dümeninde kimin olduğudur.

#Ekonomi#Bütçe#Savaş Durdurulması#İran Savaşı#Savaş#Savunma Harcamaları#Kamu Maliyesi#Füzeler

Veresiye Defteri — Esnafın veresiye defteri artık cepte

Okuyucu Yorumları (0)

Yorum yazmak için giriş yapın ya da üye olun.